Oturduğum apartmanın mesajlaşma grubuna katıldığımda, kendimi bir tür küçük meclise alınmış gibi hissettim. Otuz iki daire, otuz iki ayrı dünya ve tek bir ekran. İlk haftalarda yalnızca okudum; kimin sabah erkenden asansör şikâyeti yazdığını, kimin her mesajın altına bir çiçek bıraktığını, kimin hiç konuşmadan yalnızca okundu bilgisi bıraktığını izledim. Zamanla fark ettim ki bu grup, bina yönetiminin duyuru panosundan çok daha fazlası. Burası, birbirimizi tanımadan birbirimize alıştığımız bir yer.

Eskiden komşuluk kapı aralığında yaşanırdı. Annem bir tabak dolma götürür, tabak asla boş dönmezdi. Şimdi tabaklar yerini emojilere bıraktı ama niyetin tamamen kaybolduğunu düşünmüyorum. Geçen kış ikinci kattaki yaşlı bey birkaç gün görünmeyince, grupta ilk soran üst kattaki üniversite öğrencisi oldu. Kimse kapısını çalmamıştı belki ama herkes merak etmişti. Sonunda kapıcımız kontrol etti; bey grip olmuş, canı çorba istiyormuş. Akşama kapısının önünde üç ayrı tencere vardı.

Reklam

Tabii her şey bu kadar romantik değil. Otopark meselesi başladığında grup bir anda mahkeme salonuna dönüştü. Kimin aracı çizgiyi aştı, kim misafirini bahçeye park ettirdi, kim gizlice fotoğraf çekip gruba attı... Mesajlar gece yarısına kadar sürdü. O gece telefonumu sessize alırken şunu düşündüm: Yüz yüze asla söylemeyeceğimiz cümleleri ekrana ne kadar kolay yazıyoruz. Ekran bize cesaret veriyor ama nezaketi de sessizce elimizden alıyor.

Ekranın arkasındaki insanlar

Bir akşam bu tartışmanın tarafları asansörde karşılaştı. Ben de oradaydım. Gruptaki o sert yazışmaların sahipleri, dört kat boyunca havadan sudan konuştu; biri diğerinin torununu sordu, öteki yeni aldığı saksıyı anlattı. Asansörün kapısı açıldığında, sanki ekrandaki kavga başka iki insana aitmiş gibiydi. O an anladım ki çoğumuz dijital hâlimizle gerçek hâlimiz arasında bir mesafe taşıyoruz ve bu mesafe, sandığımızdan çok daha geniş.

Bir şehrin ruhunu büyük meydanlarda, festival alanlarında ararız. Oysa ben şehrin asıl nabzının bu küçük ekranlarda attığını düşünmeye başladım. Su kesintisi haberi ilk orada duyuluyor, kaybolan kedi ilk orada aranıyor, çocuğu hastalanan anneye nöbetçi eczane listesini ilk orada biri gönderiyor. Belediyenin duyurusundan önce apartmanın sesi geliyor. Bu hem güzel hem biraz ürkütücü; çünkü bilginin doğrusu da yanlışı da aynı hızla yayılıyor.

Geçenlerde gruba bir öneri yazdım: Ayda bir kez bahçede, herkesin bir şey getirdiği bir akşam çayı. Önce sessizlik oldu. Sonra biri başparmak bıraktı, ardından bir diğeri. İlk buluşmaya on bir kişi geldi. Kimse otoparktan bahsetmedi. Üçüncü kattaki teyze, kırk yıl önce bu sokağın nasıl bir bostan olduğunu anlattı; çocuklar merdivenlerde koşturdu. O akşam grubun adını değiştirmeyi bile konuştuk ama sonunda eskisinde karar kıldık.

Komşu, kapısını çalmadan da hatırını sorabileceğin kişidir; yeter ki sormayı unutma.

Üçüncü kattaki teyzemiz

Size önerim şu: Bu akşam apartman grubunuza bir kez de şikâyet için değil, merhaba demek için yazın. Belki kimse cevap vermez, belki bir kişi bir çiçek bırakır. Ama şehir dediğimiz şey, tam da bu küçük cesaretlerden örülüyor. Büyük dönüşümler bazen belediye meclislerinde değil, akşam yedide gelen bir “Herkese iyi akşamlar” mesajında başlıyor. Ve o mesajı yazan kişinin siz olmanız için hiçbir engel yok.

Bu metin, sitenin tasarımını ve işleyişini göstermek için hazırlanmış örnek içeriktir.