Babam beni ilk kez stada götürdüğünde yedi yaşındaydım. Boğaziçi SK ile Anadolu Yıldızları karşılaşıyordu ve ben hayatımda o kadar çok insanı bir arada hiç görmemiştim. Babam elimi sıkı sıkı tutmuş, beni kalabalığın içinden geçirirken kulağıma eğilip “Korkma, burada herkes aynı şeyi istiyor” demişti. Ne istediklerini o gün anlamadım. Yıllar sonra anladım ki onlar yalnızca gol değil, doksan dakika boyunca bir şeye birlikte inanmayı istiyordu.

O günden sonra her iç saha maçında aynı iki koltuktaydık. Kuzey tribünü, yedinci sıra, on dört ve on beş numara. Babam termosla çay getirirdi, annem de kâğıda sarılı peynirli poğaça hazırlardı. İlk yarı biterken poğaçalar yenir, devre arasında çay içilirdi. Bu bir ritüeldi ve biz o ritüele takımın skorundan daha çok bağlıydık. Kaybettiğimiz maçlarda bile eve dönerken babam hep aynı cümleyi kurardı: “Gelecek hafta telafi ederiz.”

Reklam

Tribün bana insanları okumayı öğretti. Yan tarafımızda oturan emekli öğretmen, her hakem kararına bir kural maddesiyle itiraz ederdi. Önümüzdeki genç adam, gol olduğunda kimi bulursa ona sarılırdı; bir keresinde o kişi bendim. Arka sıradaki teyze ise maç boyunca tek kelime etmez, sadece takımın her atağında tespihini biraz daha hızlı çekerdi. Hepsi farklıydı ama doksan dakika boyunca aynı nefesle yaşıyorlardı. Futbolun gücü, belki de bu ortak nefesteydi.

Değişen tribünler

Zaman geçti, statlar yenilendi. Eski beton basamakların yerini numaralı plastik koltuklar aldı, termos yasaklandı, poğaça kapıda kaldı. Bilet almak için artık bir uygulama indirmek gerekiyor. Bunların birçoğu güvenlik ve konfor için gerekli, biliyorum. Ama bazen yeni statlarda eski tribünün o dağınık, gürültülü, sıcak kalabalığını arıyorum. Konfor arttıkça aidiyet azalıyor mu diye soruyorum kendime. Belki de sadece yaşlanıyorum.

Babamı birkaç yıl önce kaybettim. İlk maça tek başıma gittiğimde, on beş numaralı koltuk boştu; kimse almamıştı, rastlantı. Devre arasında elimde bir bardak çayla o boş koltuğa baktım ve çocukluğumdan beri ilk kez tribünde ağladım. Yanımdaki yabancı bir şey sormadı, sadece omzuma dokundu. Tribün bazen böyledir: Kimse kimseyi tanımaz ama herkes herkesin yükünü bilir. O dokunuşu, o maçın skorundan çok daha iyi hatırlıyorum.

Şimdi o koltuğa oğlumla gidiyorum. Termos yasak ama çayı stadın büfesinden alıp babamın yaptığı gibi devre arasında içiyorum. Oğlum henüz kurallardan çok tezahüratların ritmiyle ilgileniyor. Geçen hafta bir atakta ayağa fırladı ve bana dönüp “Baba, bugün kazanacağız değil mi?” dedi. Ona babamın cümlesini söyledim: “Kazanamazsak gelecek hafta telafi ederiz.” O an, kuzey tribününün yedinci sırasında üç kuşağın aynı anda oturduğunu hissettim.

Korkma, burada herkes aynı şeyi istiyor.

Babam, ilk maçımızda

Futbol hakkında çok şey yazılır; taktikler, transferler, rakamlar. Ben de yazıyorum. Ama bazen futbolun asıl hikâyesinin sahada değil, tribünde yazıldığını düşünüyorum. Bir çocuğun elini tutan babada, çay dökülen termosta, yabancının omza dokunan elinde. Skor tabelası her maçın sonunda sıfırlanır; tribünde biriken anılar ise hiç sıfırlanmaz. On beş numaralı koltuk artık boş değil; ama bazı maçlarda hâlâ babamın çayını üfleyişini duyar gibi oluyorum.

Bu metin, sitenin tasarımını ve işleyişini göstermek için hazırlanmış örnek içeriktir.